Kuran'da Tebliğ (09/11)
Kavimlerin Kendilerine Tebliğ Yapan Elçilere Gösterdikleri Tepkiler
1. Davet edildikleri dine olan bakış açıları, inanmamaları, öfkelenmeleri, mucize beklemeleri
İnkara sapmış önde gelenlerin müminlere ve tebliğ edilen dine reaksiyonlarını incelediğimizde şiddet, taşkınlık, öfke ve kibir gibi şeytani karakter özellikleriyle karşılaşırız. Bu karakter özelliklerini ve tebliğ sırasında karşılaşılacak tepkileri önceden bilmek (ki bu Kuran ayetleri sayesinde mümkün olmaktadır) bunlara karşı hazırlıklı olmak ve dolayısıyla başarı kazanma yolunda sağlam bir adım atmak anlamına gelmektedir.
Tebliğ yapanlara sıkça gösterilen bir tepki, inanmak için mucize görme isteğidir. Kuran'da bu istek şu şekilde tarif edilmiştir.
İnanmayanlar arasında mucize görmeye karşı yoğun bir istek vardır. Kendilerine tebliğ edilen dine kanaatlerinin gelmesi için mutlaka böyle şeyler görmek isterler. Oysa her yer gerçekte mucizelerle doludur, biraz aklını kullanabilen bir insan bunları rahatlıkla farkedebilir.
Örneğin "Havada duran bir taş var!" denilse, bu durum büyük bir mucize olarak değerlendirilir, oysa milyarlarca tonluk dünya, yaratıldığı günden beri uzay boşluğunda durmaktadır. Üstelik başıboş bırakılmış da değildir, kusursuz bir şekilde uyumlu bir yörüngede güneşin etrafında dönüp durmaktadır.
Atomların arasındaki muazzam çekim kuvveti de bir mucizedir, güneşin o kadar uzaktan dünyayı ısıtması, canlılara hayat vermesi de mucizedir... Bu olayların bir sebebi olması onların değerini azaltmaz, çünkü sebepler de birer mucizedir. Ancak bu gibi olaylar, Allah'ın kudretini bilmeyen ve O'nun delillerinin üzerinden görmeden geçenler için bir şey ifade etmez.
İsra Suresi'nin 90-93. ayetlerinde Allah inkarcıların nasıl mucizeler istediğini şöyle bildirmektedir:
Ancak inanmayanların mucize görmek istemeleri de samimi değildir. Yani bu insanların kalpleri mucize görerek yatışacak ve böylece iman edecek değillerdir. Bu isteklerinin tek sebebi, Resulün böyle bir şey yapamayacağını ve mucize gerçekleşmeyince de inanmaları için bir zorunluluk kalmayacağını düşünmeleridir. Kuran'da bu kişilerin samimiyetsizliklerini Allah şöyle haber verir:
Başka bir ayette de Allah şöyle buyurur:
İşte Allah, inanmak için mucize bekleyenlerin samimiyetsizliğini böyle haber verir.
Kendilerine din ahlakı anlatıldığında inkarcıların gösterdiği başka bir reaksiyon da, anlatılanları kabullenmemek, dahası yalanlamaktır. Din ahlakını anlatan müminleri ve Resulü yalancılıkla suçlarlar. Resule yapılan bu suçlama, üçüncü bölümde detaylıca açıklanacaktır.
Tebliğ edilen dine karşı "kuşku verici bir tereddüt" (Hud Suresi, 62) içinde olan inkarcılar, materyalist bir dünya görüşü içinde ahireti de inkar ederler. Müminun Suresi'nin 37. ayetinde Allah bu kişilerle ilgili olarak şöyle haber vermektedir:
Kendilerine açıklananları düşünüp öğüt alacakları yerde, dinledikleri şeylerde çarpıklık aramaya çalışırlar. Basit söz oyunlarıyla konuyu dağıtmaya çalışırlar.
Bunun yanında, kendilerine tebliğ yapan kişileri küçümsemeye de kalkarlar. Hz. Nuh'a "Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?" (Şuara Suresi, 111) diyen kafirler bunun bir örneğidir. Kuran'da bu kişilerle ilgili bir başka ayette Allah şu şekilde bildirmektedir:
Müminleri akıllarınca küçümsemeye çalışan bu insanların, din ahlakını yaşamaya her davet edilişlerinde gösterdikleri bayağı ve ilkel tepkiler ise gerçekte kendilerinin ne kadar aşağı olduklarını göstermektedir. Hz. Nuh, kafirlerin bu tepkilerini şöyle anlatır:
Görüldüğü gibi, inanmayanların tebliğe gösterdikleri tepkiler çeşitli olmakla birlikte, hiçbirinden olgun ve medeni bir karşılık görmek mümkün değildir. Nitekim birazdan da göreceğimiz gibi müminlerin tebliğde karşılaştıkları reaksiyonlar bazen tamamen insanlık dışı ve medeniyetsiz bir yapıya bürünmektedir.
2. Şiddet, taşkınlık ve tehditlerle iman edenleri hidayet yolundan vazgeçirmeye çalışmaları ve hileli düzenleri
Müminlerin tebliğ faaliyetleri sırasında karşılaştıkları en şiddetli tepkiler, Kuran'da belirtildiği gibi o kavmin tarafından verilmektedir. Halk üzerinde ekonomik ve siyasi bir baskı oluşturmuş, halkı çeşitli yönlerden kendilerine muhtaç duruma düşürmüş bu "önde gelenler" tebliğ edilen dinin kendi çıkarlarına aykırı olduğunun farkındadırlar. Böyle bir dinin insanlar arasında yayılması ve hakim olması, önde gelenlerin elde etmiş olduğu üstünlüğü bir anda yok edecektir.
Zuhruf Suresi 23. ayette de belirtildiği gibi, önde gelenlerin önemli bir özelliği "refah içinde şımarıp azmış" olmalarıdır. Bu insanlar, dünya hayatında sahip olabilecekleri mal ve servetin en fazlasına sahip olabilmek, bunları "yığıp biriktirmek" için hummalı bir faaliyet yürütürler. Çünkü Hümeze Suresi 3. ayette Allah'ın belirttiği gibi "mallarının kendilerini ebedi kılacağını sanmaktadırlar." Bu telkini onlara veren ise hiç kuşkusuz "sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber veren" (Taha Suresi, 120) şeytandır. Şeytanın kontrolüne girmiş ve onun "fırkası" olmuş önde gelenlerin, müminlere en şiddetli düşmanlığı göstermesi de çok doğaldır.
Nitekim bir ülkede hileli düzenler kurarak müminleri tuzağa düşürmeye, onları doğru yoldan çevirmeye çalışanlar da Enam Suresi'nin 123. ayetinde bildirildiği şekilde "O ülkenin suçlu-günahkarları olan önde gelenlerdir."
Şeytanın söz konusu "önde gelen" dostlarının peygamberlere karşı düzenledikleri tuzak ve saldırıları ise Kuran'ın pek çok yerinde Allah haber vermektedir. Örneğin Kasas Suresi'nin 20. ayetinde de Hz. Musa'yı öldürmek amacıyla toplanıp aralarında görüşme yapanların, şehrin önde gelenleri olduğu söylenir. Nitekim Araf Suresi'nin 109. ayetinde Allah'ın haber verdiği gibi, önde gelenler, Hz. Musa'ya yönelik "bilgin bir büyücüdür" ifadesiyle halkın Musa Peygamber üzerindeki düşüncelerini provoke etmeye çalışmışlardır. Sonraki ayette ise, "sizi topraklarınızdan sürüp çıkarmak istiyor" ifadesiyle tebliğ faaliyetini büyük bir tehlike ve bir devlet meselesi haline getirerek halkın tepkisini sağlamayı hedeflemişlerdir. "Bu durumda ne buyuruyorsunuz?" diyerek de, zaten yönlendirilmiş olan halka fitnenin hükmü olan ölüm cezasını verdirtmek isterler.
Araf Suresi'nin 123. ayetinde Allah'ın haber verdiği üzere, Firavun, "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz öyle mi?" demektedir. Ayetin devamından anlaşıldığı üzere Firavun normal bir olayı "halkı sürüp çıkarmak", "şehirde tuzak planlamak" gibi büyük bir fitne olayı haline getirerek ardından gelecek ölüm cezasını haklı göstermek istemektedir. Fikrine karşı gelen büyücüleri karşı saflarda görüp onlara da fitne cezasını tatbik etmeyi dener. Araf Suresi'nin127. ayetinde ise bu kez kavmin önde gelenlerinin, "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" diyerek Hz. Musa'yı öldürmesi için Firavun'u tahrik etmeye çalıştıklarını Allah haber verir.
Şeytanı veli edinmiş, onun adımlarına uymuş olan önde gelenler, müminlerle mücadele etmeyi adeta bir görev sayarlar. Kuran'da "İblisin orduları" ya da"şeytanın atlıları ve yayaları" olarak nitelendirilen şeytanın dostlarıyla ilgili bir ayet şöyledir:
Aslında müminlerin mücadelesi, inkar edenleri kontrolüne almış ve onları inananların üzerine saldırtmış olan şeytanladır. İnkarcılara olmadık vesveseler veren, müminlerin tebliğ faaliyetlerini engellemeye çalışan, Allah'ın dininin dünyada hakim olmasını istemeyen hep şeytandır. Bu amacına ulaşmak için de, kendisini veli edinmiş insanlardan oluşan bir "fırka" oluşturarak, bu fırkayı kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir. Bu konuyla ilgili bir başka ayette, Allah konuya şöyle dikkat çeker:
Böylece inkara sapmış olanlar şeytana ve kendi kavimlerinin önde gelenlerine tabi olarak müminlere karşı harekete geçerler.
İnsanın fıtratına göre takdir edilmiş olan din ahlakının geniş kitleleri etkilemesi ve kabul görmesi aslında doğal bir gelişimdir. Bu dinin tebliğ edilerek insanlara ulaştırılması yeterlidir. Ancak "inkara sapmış önde gelenler" din ahlakının yayılmasını istemedikleri için müminleri ve elçileri engellemeye çalışmakta, diğer taraftan da halkı çeşitli yollarla etkileyerek tebliğ faaliyetlerinin başarısızlığa uğramasına gayret etmektedirler. Önde gelenlerin halk üzerindeki faaliyetleri pek çok Kuran ayetinde açıklanmaktadır. Örneğin, kavminin önde gelenlerinden inkar edenler, Hz. Şuayb hakkında halka'...Andolsun, Şuayb'a uyacak olursanız, kuşkusuz kayba uğrayanlardan olursunuz" (Araf Suresi, 90) tehdidini yapmışlardır. Önde gelenlerin bu propagandasını Allah başka bir ayette şöyle bildirir:
Görüldüğü gibi önde gelenler, gerek halkı 'kayba uğramakla' tehdit ederek, gerekse elçilerin doğaüstü bir canlı değil, bir insan oluşunu ileri sürerek akıl karıştırmaya ve insanları etki altında bırakmaya çalışmaktadır. Önde gelenlerin bu faaliyetlerini Allah başka bir ayette de şöyle haber vermektedir:
Burada dikkat çekici nokta, önde gelenlerin peygamberleri çıkarcılıkla suçlamalarıdır. Bu değerli insanları para, mal-mülk, iktidar gibi dünya hayatının geçici metaı olan şeyleri elde etmeye ve böylece insanlara üstünlük sağlamaya çalışmakla itham etmektedirler. Hz. Musa ve Hz. Harun'a da "...Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi geldiniz?..." (Yunus Suresi, 78)diyerek yine aynı suçlamayı yapmışlardır.
Oysa gerçekte bu tür bir çaba içinde olanlar, Resulü suçlayanların kendileridir. Buna karşın Resulün tebliğ karşılığında hiçbir çıkar beklemediği birçok ayette belirtilmiştir. (Yunus Suresi, 72, Şuara Suresi, 179-180, Enam Suresi, 90)
Önde gelenlerin tebliğe verdikleri karşılık, bu tür iftira ve suçlamaların yanında, tehdit ve şantajı da içerir. Örneğin Hz. Lut ve yanındaki müminlere karşı, kafir kavmin cevabı, "...yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!" (Araf Suresi, 82) demekten başkası olmamıştır.
Benzer tehditler, Hz. Şuayb'a da yapılmıştır:
Hz. Şuayb'a yapılan bir tehditi de Allah başka bir ayette şöyle haber vermiştir:
Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, müminler tebliğ faaliyetlerini devam ettirebilmek için, öncelikle inkar edenlere karşı çok güçlü olmak durumundadırlar.
İnkarcılar Allah adını ya da O'nun dinini duyduklarında anlamsız öfke nöbetlerine tutulmaktadır. Nitekim Hz. İbrahim, babasına din ahlakını tebliğ ettiğinde aldığı cevap şöyle olmuştur:
Firavun da, Hz. Musa'yı, kendi dışında başka ilah edinecek olursa mutlaka hapse atacağını (Şuara Suresi, 29) ve onu öldüreceğini (Mümin Suresi, 26) iddia etmiştir. Aynı Firavun, kendisi izin vermeden iman eden büyücülerini de, ellerini ve ayaklarını çapraz kesmekle ve hurma dallarında sallandırmakla tehdit eder. (Taha Suresi, 71) İnkar edenlerin bu vahşi öfkesi, sonunda, Hz. İbrahim'i ateşe atmaya kadar gitmiştir. (Ankebut Suresi, 24) Aynı şekilde, Hz. Nuh da taşa tutulup kovulmakla tehdit edilmiştir. (Şuara Suresi, 116)
İnkarcıların taşıdıkları bu şiddetli öfke, Allah'ın dilemesiyle bir imtihan olarak Kuran'a, onun ayetlerine ve müminlere karşıdır. Bu konuyla ilgili başka iki ayet şöyledir:
İnanmayanların tebliğe gösterdikleri başka bir tepki ise toplanıp birleşerek ortak bir hareket tarzı oluşturmaya çalışmaktır. Bunun sebebi büyük olasılıkla, müminlerle tek başlarına mücadele etmeye güç yetirememeleri ve buna cesaret de edememeleridir. Bu yüzden birleşerek birbirlerine cesaret vermeye, güçlerini arttırmaya çalışırlar. Bunun bir örneği, Musa Peygambere karşı güçlerini birleştiren büyücülerde görülür. Hz. Musa'ya karşı galip gelebilmek için büyücüler birbirlerine "...tuzaklarınızı biraraya getirin, sonra gruplar halinde gelin..." (Taha Suresi, 64) demektedirler. Bundan başka, kavmin önde gelenleri de toplanıp aralarında Musa'yı öldürmek için planlar yapmışlardır.
3. Resullere yöneltilen suçlamalar
Kavmin önde gelenlerinin tebliğcilere karşı kullandığı stratejilerden biri, Resule çeşitli suçlamalarda bulunarak etkileyiciliğini azaltmak, halkın ona olan inancını ve güvenini sarsmaya çalışmaktır.
Bu suçlamalarından biri, Resule 'delilik' isnat etmektir. Bu suçlama ayetlerde şöyle haber verilir:
İnanmayanların bu suçlamalarının ardında, hem Resulün halk gözündeki değerini düşürmeye çalışmak, hem de ona karşı uygulayacakları cezaları meşrulaştırmak arzusu yatmaktadır. Bu sebeplere ilave edebileceğimiz bir üçüncüsü, Allah'ın dinine böylesine sebatla sarılan, tüm tehditlere ve baskılara rağmen davasından geri dönmeyen, türlü zorluklara göğüs geren bir insanın onların gözünde ancak bir 'deli' olabileceğidir. Buna karşın Allah, Resullerinin son derece akıllı ve güvenilir olduklarını şöyle bildirmiştir:
İnkarcıların Resule yönelttikleri bir suçlama da, tebliğ ettiği dini kendisinin uydurduğudur. Bununla ilgili ayetler şöyle sıralanabilir:
Bu suçlamaya karşı Resulün vereceği cevap ise şöyledir:
Resulün dini uydurduğunu iddia etmelerinin ardından, yalancılık suçlaması gelir: "Sen yanlızca benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin ve biz senin gerçekte yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Şuara Suresi, 186) Ardından suçlamaların dozu artar: "Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." (Kamer Suresi, 25)
İşte inkarcıların en çok üzerinde durdukları konulardan biri budur: 'Niçin bir başkası değil de o?' Tabii o değil de bir başkası olsaydı bu sefer yine aynı soru gelecekti... Gerçekte bunun tek sebebi, Allah'ın dinini tebliğ edecek bir elçinin varlığını kabullenememeleridir. Çünkü kendi çarpık 'atalarının dininde' böyle bir kavram yoktur. Olsa bile, elçilik makamına ancak onların yakıştıracakları biri gelmelidir, örneğin "...İki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 31) Önde gelenler, beklentilerine uymayan, üstelik de atalarının diniyle uzaktan yakından benzeşmeyen bir dinle gelen Resulü şöyle itham ederler:
Tüm bunların yanında, Hz. Salih'i "...Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık..." (Neml Suresi, 47) diyerek uğursuzlukla; Hz. Musa'yı "Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki, o aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamaktan yoksun olan (biri)dir" (Zuhruf Suresi, 52) diyerek zaafiyetle suçlamışlardır.
Şüphesiz ki, tarihte bu suçlamaların örnekleri çok fazladır, ancak burada ele aldıklarımız en temel olanlarıdır. Tebliğ yapanlara mutlaka nefret ve şiddet kullanmaya çalışarak karşı koymaya çalışanlar olacaktır. Kuran'da bize bu tür insanlara ne şekilde karşılık vereceğimizi Allah detaylı bir şekilde tarif etmektedir. Kitabın ilk bölümlerinde bu konuda ayrıntılı bilgiler verilmiştir.
4. Atalarının dinini şiddetle savunmaları ve müminleri de bu dine döndürmeye çalışmaları
İnsanların yeni fikirleri ve yeni düşünüş tarzlarını benimsemelerini engelleyen şey, adeta 'hücrelerine işlemiş' olan prensiplerdir. Bu prensipler hayat boyu içinde bulunulan ortamdan, aile yapısından, arkadaşlıklardan etkilenerek geliştirilmiş 'kişiye özgü' bir bakış açısı ve yaşam tarzı anlamına gelir. Buna kişinin 'dünya görüşü' de diyebiliriz.
İşte bir tebliğde karşılaşılan en büyük güçlüklerden biri de, dinle uyuşmayan dünya görüşlerini yıkıp yerine Allah rızasına ve korkusuna dayalı, dünyaya değil ahirete yönelen bir dünya görüşü yerleştirmektir. Bu dünya görüşleri, tamamen materyalist bir yapıda olabileceği gibi, din adına ortaya çıkan ancak hak dinle alakası olmayan fikirlerden de oluşabilir. Nitekim, Kuran'da gördüğümüz gibi dini tebliğ eden Resullere ve müminlere verilen cevaplar kimi zaman Allah'ı inkar eder şekilde, kimi zaman ise o dönemde sahip olunan geleneksel dini korur şekilde olmaktadır.
İnkarcıların şiddetle savundukları, kendilerine anlatılanları hiçbir şekilde kabul etmemelerine neden olan ve müminleri de kendisine döndürmeye çalıştıkları bu geleneksel dini, Allah, 'atalarının dini' olarak nitelendirir. İnsanların büyük çoğunluğu 'atalarının dini'ne son derece bağlıdır ve kendilerine anlatılan gerçeklere de bu dine uygun olup olmamasıyla değerlendirir. Bu konu hakkında Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
Görüldüğü gibi kendilerine tebliğ yapılan bu kişiler atalarının dinini siper edinerek, anlatılanları kabullenmemektedirler. Buradan da anlaşıldığı gibi atalarının dini son derece köklü yerleşmiş bir yapıya sahiptir. Bu yapının içinde bir Allah anlayışı da vardır, ancak elbette ki bu anlayış önceki bölümlerde de detaylı olarak anlattığımız gibi Kuran'da bildirilen gerçeklerden çok uzaktır. Burada yine şeytanın faaliyeti devrededir. Kuran'da Allah'ın haber verdiği,"...aldatıcılar da sizi Allah'ın adıyla kandırmasın" (Lokman Suresi, 33) şeklindeki ayet, şeytanın kullandığı bir taktiği ortaya çıkarır. Bu taktik, insanların şeytanın telkiniyle yaptıkları şeyleri din adına, Allah adına yapılıyormuş gibi göstermektir. Allah bu durumu şöyle haber verir:
Ataların dinindeki insanların durumu işte böyledir. Önde gelenlerin durumu da bunlardan farklı değildir. Ayrıca önde gelenler, din kavramını kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaktadırlar. Allah kelimesini kendi çıkarları için kullanan bu tür iki yüzlüleri Rabbimiz Kuran'da şöyle tarif eder:
Bu ayette dikkatle incelenecek birçok husus vardır:
1. Topluluğun önde gelen bazı kişileri, tebliğ edilen dine insanlar inanmasın diye yoğun bir çaba sergilemektedirler. Bu amaçla Allah'ın adını da kullanmaktadırlar. 'Eğer Allah dileseydi melekler indirirdi' şeklindeki ifade de bu çarpık anlayışı göstermektedir. Bu ifade aynı zamanda, insanların inanmak için mucizeler beklediğinin de bir kanıtıdır. Birinci bölümde de anlatıldığı gibi, inanmak için özel bir mucizeye gerek yoktur, aklını kullanabilen bir insan, her saniye ayrı bir mucizeyle karşı karşıyadır.
İnanmayanların insanları hidayet yolundan engellemek ve Kuran'da bildirilen gerçeklerden uzaklaştırmak için Allah'ın adını kullandıklarını da başka bir ayette Allah şöyle haber verir:
Görüldüğü gibi atalarının dinine uyanlarda, yaptıkları çirkinlikleri Allah'ın adının arkasına saklanarak meşru gösterme gibi sapık bir istek vardır.
2. Tebliğ yapılan insanları etkilemeye, kafalarını bulandırmaya çalışan bazı kişiler vardır. Bunlar ayetlerde 'kavmin inkara sapmış önde gelenleri' olarak nitelendirilir. Yöntemleri, insanların akıllarını karıştırarak, bazı durumlarda onları tehdit ederek ve onların üzerlerinde kurmuş oldukları baskıcı otoriteyi kullanarak onları inanmaktan alıkoymaktır. Bunun sebebi ise çok açıktır; inançlı kişi akıllı olur, uyanık davranır, kendisine empoze edilen yanlışlara rağbet etmez ve en önemlisi din ahlakına savaş açmış kimselere karşı tavır alır, onlarla fikri mücadele eder. Doğaldır ki, böyle bir toplumun oluşmasından en çok 'inkara sapmış önde gelenler' zararlı çıkar.
Bir diğer anlatımla inkarcı toplumun önde gelenlerinin gerçekte şeytani düzenin birer parçası olduklarını görürüz. Şeytanın fırkası olmuş önde gelenler, onun telkini doğrultusunda müminlerle mücadele etmekte, onu amacına ulaştırabilmek için 'maşalık' yapmaktadırlar.
3. Din ahlakını anlatanlara savaş açmış olan 'önde gelenler', dini tebliğ eden Resulün aslında üstünlük elde etmeye çalıştığını öne sürmektedirler. Gerçekle hiçbir şekilde bağdaşmayan bu iddia 'Resullere Yöneltilen Suçlamalar' bölümünde açıklanmıştı.
4. "Geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz" ifadesi, kavmin inkara sapmış önde gelenlerinin atalarının dinine duydukları bağlılığını göstermektedir. Oysa Kuran'da yer alan, "...ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ya da "şeytan onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı" (Lokman Suresi , 21) veya "ben size daha doğru olanı getirmiş olsam da mı?" (Zuhruf Suresi, 24) gibi sorular, atalarının dinine bu tür bir bağlılık gösterenlerin ne denli büyük bir sapkınlık ve akılsızlık içinde olduğunu gösterir.
İlginç bir nokta, atalarının dinine büyük bağlılık gösteren insanların, hak dini tebliğ eden müminleri de kendi dinlerine döndürme uğraşı içinde olmasıdır. Allah ayette şöyle buyurmaktadır:
Atalarının dinine bağlı insanlar için bu 'geri döndürme' olayı büyük önem taşımaktadır. Kendilerinden biri tebliğ sonucu hak dini kabul ederse bu onları sinirlendirir ve üzer. O kişiyi kendi dinlerine döndürmek amacıyla büyük bir çaba yürütürler. Bu çaba başarısız olursa onu dışlayarak akıllarınca cezalandırırlar. (Aslında bu hareketleri mümin için bir güzelliktir) Güç ve iktidar sahibi önde gelenler ise daha ileri giderek tehdit denemelerinde bulunurlar.
Allah'ın Kuran'da tarif etmiş olduğu din dışındaki her yerleşik inanış, Kuran'a aykırı her gelenek aslında ataların dini kavramına girmektedir. Bu dine uyanların sonu cehennem olabilir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle haber vermektedir:
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder